

FİİL VAKASI
Bu olay Hz. Peygamber’in dogdugu yil olmus ve orduda bulunan fil/fillerden dolayi Araplar arasinda “Fil Vak’asi”, geçtigi yil ise “Fil Yili” olarak meshur olmustur. Olay kaynaklarda söyle zikredilmektedir:
Habesistan Krali Necâsi Ashame’nin, Yemen’e hükümdar tâyin ettigi Ebrehe b. Sabbah el-Esrem, Mekke’ye giden kervan ve Kâbe ziyaretçilerini çekmek ve San’a sehrini ticaret merkezi haline getirmek üzere burada Kulleys veya Kalis denilen bir tapinak (kilise) yaptirdi. Ancak tapinaga gelen olmadigi gibi Fukaym kabilesine mensup bir Arap veya bir grup Arap kiliseye girerek pislediler. Bunu ögrenen Ebrehe çok kizdi ve Kâbe’yi yikacagina yemin etti. Büyük bir ordu ve gayet iri cüsseli “Mamud” adli fili önde oldugu halde Mekke’ye yöneldi. M.S. 57I veya 571 yilinda altmis bin asker ve on yahut dokuz fille yola çikti. (Ibnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t Târih, Nsr: Tornberg, Beyrut 1965, I, 442).
Ebrehe’nin fillerin destegindeki muazzam ordusunun karsisinda hiçbir ordu dayanamadi ve Kureys’liler bu gelise bakarak Kâbe’nin yikilacagina kesin olarak inanmaya basladilar. Mekke yakininda Ebrehe ordusu çadirlarini kurdu ve çevredeki Mekke’lilere âit develeri yagmaladilar.
Abdülmuttalib, develerini görüsmek üzere Ebrehe’nin yanina vardi. Abdülmuttalib’e iyi davranan ve önce onu takdirle karsilayan Ebrehe, Abdülmuttalib develerini isteyince söyle dedi: “Seni ilk gördügümde gözüme büyük bir sahsiyet olarak görünmüstün. Ama sen Kâbe’nin korunmasini isteyecegin yerde develerinin peşine düsünce gözümden düstün.”
Abdülmuttalib, “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin de sahibi var, O onu korur” dedi.
Abdülmuttalib develerini alip Kureys’lilerin yanina döndü, onlara olup biteni anlatti ve hepsi, muhtemel bir katliâma karsi Mekke’den ayrilip daglara çekildiler.
Ebrehe ordusu Mekke’ye girerken deniz tarafindan, dahâ önce o bölgede hiç görülmemis, kirlangica benzer kus sürüleri bir anda ortaya çikarak Ebrehe ordusuna saldirdilar. Gaga ve pençelerinde tasidiklari taslari ve çamurdan balçiklari askerlerin üzerine biraktiklarinda onlar, kurumus, paramparça olmus agaç yapraklari gibi dagildilar. Rehberleri Nufeyl kaçti, askerler kus saldirisinda telef olup feci sekilde öldüler; yolda kalanlar, geriye dönenler de helâk oldular. Mekke’liler bu mucizeyi daglardan seyrederken Allah’in irâdesi karsisinda hayret ve dehset içindeydiler. Ebrehe, bu saldirida etleri parçalanmis, çürümüs halde San’aya dönerken, Hasm kabilesinin yasadigi bölgede gögsü ikiye yarilarak acikli sekilde öldü (Kadi Beydâvî, Envârü’t-Tenzil, Fil Sûresi tefsiri).
FİİL SÜRESİ
En önde filler koca ordu,
Kabe’ye doğru yürüyordu.
Engel yoktu herkes durdu,
Kendi evini Allah korudu.
Fil mehîbti minik kuş hiçti,
Görün ki sürüyü ekin gibi biçti.
O ne zaman gönderse ebabil,
Hep tuzakları eder hebâ, bil.
………………………………………………………..
Kalabalıklar içinde, yalnız, kimsesiz bir çocuktum,
Filler ve kuşlar oyununda, hep ben küçük kuştum.
Komşumuzun dev, bir kabadayı çocuğu vardı,
Fil ayağı gibi elleriyle, hep tüylerimi yolardı.
Sırtımda okul çantam, olurdu hamallığım,
Elinde öğretmenin, uzar dururdu kulağım.
Beni ancak altı delik, eski ayakkabılarım anlardı,
Çimenlerde mutluluğum, onlarla dolaştığım anlardı.
……………………………………………………………..
Bir gün annemle züccaciye dükkanına vardık,
Camdan yapılmış minik oyuncak bir kuş aldık.
Birden filler içeri daldı, kırılmadık hiç bir şey kalmadı.
Kırılanlar arasında kalbim, bir de oyuncak kuşum vardı.
Çocukluk rüyamdı benim, rengarenk balonlarım,
Nerde şimdi uçup giden kuşum, o masum yıllarım
Çocuktum, delikanlı oldum, zihin köşküme prensesler kuruldu,
Dağdakiler avcı, ben av oldum; nice masumiyetler vuruldu.
İşgal kuvvetleri koşuştu, paralar havalarda uçuştu,
Kargir yuvamla göçen, penceremdeki beyaz kuştu.
………………………………………………………….
Hatırlıyorum, körpecik zihnimde bir koltuk vardı,
Dört tarafı açık, inciden yapılmış sırça duvardı.
Niceleri, kurulmak için çok yalvardı,
Ama baş köşede hep, babam vardı.
Baba fildi, kaşıyla okşardı, döverdi, söverdi,
Ana fildi gözyaşıyla koşardı, överdi, severdi.
Baba fil yorulurdu, arada bir dururdu,
Ana fil gecikmez, yerini doldururdu.
Yavru fildi, boyun büker, mahzun olurdu,
Minik kuşuna koşar, kanadına sokulurdu.
Boş kalmazdı koltuk, hemen birileri damlardı,
Proğramcı pazarlamacı, filden iri adamlardı.
Orman olmuştu bahçem, her çeşit mahlukat vardı,
Kuşlar kuzular isterdim, filler gelip hemen kovardı.
Bilemezdim maske; iyi kötü, akla kara neydi,
Bana değil zihnim, filden kafalara sahneydi.
Kafama yazdıkları hep, baş kitâbemdi,
Çiğnedikleri mahrem, gönül Kâbemdi.
Hani mavi dünyam, hani büyüklerimiz kefildi,
Zihne sığar mıydı hiç, ama oturanlar hep fildi.
……………………………………………
Çevrede dolaşan bir sürü serseri fil,
Ayaklar altında, bir nesil sersefîl.
Yalnızdı mihrap, kürsü boş, kimsesizdi mahfil,
Kâh yarasa kâh maymundu üşüşen, kâh fil.
Yağmalandı asırlar, devrildi Hünkâru Mahfil,
Paramparça ruhlar, zihinler perişan ve sefil.
Berzah olmuş bedenler, elinde Sûr bekliyor İsrafil,
Çoktan ölmüş bilinçler, insan varlığından bile gafil.
Viraneydi gönüller, zihinlerde istilâ, diller susmuştu,
Baykuş olmuştu hep, o yok oluşta, meşûm muştu.
Sandıkta kutsal metinler, unutulmuş Rabbaniler, Ahidler,
Mumyalaşmış kişilikler, sokaklarda sere serpe lahitler.
…………………………………………………………..
“Çocuk bu!” neydi ki, küçücük basit bir dünyaydı,
Anıları vesikalıktı, sadece bir balonluk rüyaydı.
Gel gör ki bu dünya, ömür çizen bir aynaydı,
Bu rüyada her saniye, senelerle yan yanaydı.
Sanaldı filler, alt zihinde derine sinmiş bilinmezdi
Yürürdü yıllar, yollarda derin izler asla silinmezdi
…………………………………………………………………
“Melek anneciğim!” dese kundakta bebek, doğru olamaz,
Rahim’e tuval ana gibi hiç bir melek, bebek doğuramaz!
“En büyük sanatçı kimdir?’” diye bir soru eğer işitirsen,
Sen olursun gerçek sanatçı sen, bir evlat yetiştirsen.
O sensin! Senin eserin O! Sen onda resim ve esirsin,
Ona bak! Kendini görmek istersen; sen nasıl birisin?
Evlat gibi ikinci bir şaheser, yeryüzünde var mı?
Hiç insan eşsiz eserini, kendi elleriyle yıkar mı?
Allah’ın eseri insan; ilk sûrede ona, “Alak” ismi verilir,
İlahî nazarlarla, o kan pıhtısına özel “Alâka” gösterilir.
Allah’tan nâm alır mühürlenir, Rahîm ismini taşır,
Bir tuval olur ana rahmi, resmedilen bir insan taşır.
Ruhla Yaratıcı, yavruyla taşıyıcı sırdaş olur anlaşır,
Bir çiğnemlik et o meşimende, alâkayla insanlaşır.
Yavrunun ruhu sevgiyle, aklı ve zihni bilgiyle berraklaşır,
Gerçek benlik, kimlik ve kişilik ancak ilgiyle oturaklaşır.
Çocuk, eş, mal, makam, mülk hatta ben bile bana emanet,
Rabbimizin yüklediği ilk sorumluluk: “Sadece bana iman et!”
Bu inanç olur da insan, kendine eşine evladına nasıl kıyar?
Büyükler! Ebeveynler! Çocuklar! Ailedir insana has asıl yâr!
İnsan, Allah’ın güzel isimlerinin yansıması ve ilk manası,
Nasıl kırılır o? O masum yüz, yüz güzel ismin tek aynası.
Çocuğumun, eşimin güzel yüzü: Basir’in gözü, Kelam’ın sözü
Onlarda Rahman’ı görürüm, ben nasıl körüm! İşte sözün özü!
……………………………………………………………..
Terbiye, eğitim, toplum, kader, fıtrat, kalıtım ve çevre,
Hangisiyle kuşatılmış, zihin ile irade böyle çepeçevre?
Çocukla yetişkin bir suç işlese, acaba birbirine denk midir?
Yetişkin, çocukluğunca işlese bu, ruhsal bir mihenk midir?
Yetişkinliğimiz mi, içimizdeki çocuğa kurban edilen?
İçimizdeki çocuk mu, yetişkin olamadan defnedilen?
Yetişkinlik mi çocukluk mu suça esas neden?
“İçindeki çocuk ölmesin!” denir, peki neden?
Katil filler mi, daha çocukken o çocukluğu öldüren?
Çoktan içindeki ölmüş çocuk mu, yetişkini güldüren?
Yetişkin mi hep bilinçsizce kendini kötü yöne iten?
O mu, yoksa içindeki çocuk mu yetişkini yöneten?
Olur mu hiç çocukluktan bağımsız köksüz bir yetişkinlik?
Hala “Çocuk!” deyip geçiliyor; Allahım! Bu ne pişkinlik!
……………………………………………………………………
Çocuk zihnine arena kurulmuş, kapasite tam bin kişilik,
Kimi softa, kimi entel, kimi güncel; doluşmuş bin bir kişilik.
Yaş altı, minik bilinçaltı, saf duygulara sanki bir mezar,
Yağma masumlar! Bilinç, işportaya açılmış bir pazar.
Çimenlerde dolanırken hep filler, yetişir mi hiç karanfiller,
Zihin sahnesinde oynayan filimler; hep sefiller hep sefiller.
Hep yokluk; inanç yok, enerji yok, denge yok; yok kuşlar,
Olmazsa kuşlar, bu fillerle nasıl aşılır, bütün bu yokuşlar?
…………………………………………………………………………
Kimdir suçlu? Çocuk mu, Zihin mi, Koltuk mu, oturan Fil mi?
Hayat mı bütün bunlar hayal mi, yoksa perdelerde filim mi?
“Suçlu benim! Benim suçlum benim!” mi demeli?
Fillere değil, kendimize bakıp şöyle mi söylemeli:
“Ruhuma hizmet ederdi, benim bedenim,
Bedenime ruhumu, köle eden yine benim!..”
“Filleşti azgın nefsim, nefsimle vicdan kuşumu ezdim,
Kuşlar kervanda; kaldım dağlarda, çöllerde gezdim!..”
Dolanıyor mu hala içimdeki o dev filler?
Yaşıyor mu rüyalarımdaki gulyabaniler?
Filler, filler hep filler!..Bütün acı hikayeler hep filli,
Çocukluklar ve zihinler, hepsi birbirinden çetrefilli.
Nedir bunlar? Ne oluyorum? İçimdeki kim? Ben ben miyim?
“Filler!” deyip nefret kusuyorum; yoksa içimdeki fil ben miyim?
Hafakanlar basıyor! Depresyon bu! Filler varlığımı karıştıracak,
Yok mu bir kimyager, Nur laboratuarında, ruhumu ayrıştıracak?
Kuru kamışta şiirler, neyde sesler inler, toprak saksıda güller,
Elbet bir gün gelirler, bu gübreye de gelirler; güllerle bülbüller.
…………………………………………………………………………….
Zarar veremez sana asla, içinde ve dışında dolanıyor olsa da, filler,
Seni koruyacak olan; imanla ibadet, sabırla hizmet ve salih fiiler.
Nefsi filleşmiş, altında kalıp ezilmiş bütün bağrı yanıklar,
Kulak verin! Gök kubbe çınlıyor; size bu çağrı ve yankılar.
O kuşlar ki seher vakitlerinde hep uyanıklar,
Melekler o nurdan ruhbân hallerine tanıklar.
Melek kanatlı fürsân sanırsın, simalarından tanırsın,
Tüy almış gibi güvercinden, onlarla da kanatlanırsın.
Kanatlarına binsen, nasıl uçururlar bir bilsen, seni diyâr diyâr,
Otursalar zihin tahtına bir; ne ararsın sen, o yâr ne de bu yâr.
Işık işçileri, Işıktan elleri. Koza örer dururlar
Zihinde petek dokur, içini Nurla doldururlar.
……………………………………………………………………..
Ben artık büyüdüm şuurlandım, inanç ve bilgiyle kanatlandım,
“Geçmişin karanlık!” diyorlardı, Gelecekle aydınlandım.
Kapkaranlıktı çocuksu dünyam, ışık sundu “Sonsuz Nur!”,
O Nur uğrunda, ne geçmiş tanırım ne gelecek, ne de onur!
Yıllardır aradığım o minik kuşu buldum,
Kayıptı zihnim, sahibi artık ben oldum.
Şimdi o filleri bir bir tutuyorum,
Zihin koltuğuma oturtuyorum,
Kanat takıp kuşlardan,
Onları da uçuruyorum…
drmavi